Dil nedir?

Omurgalılardan çoğunun ağzında bulunan bir organdır. Tadım organı olan dil, aynı zamanda çiğneme, konuşma ve yutmaya yarar. Memelilerin dili çizgili kastan yapılmıştır. Bu kası kaplayan sümükdokudaki epitelyum hücrelerinde memecikler vardır. Bu memeciklerden dilin ucunda ve yan taraflarında bulunanlar tadım memecikleridir. Mfemeciklerdeki sinirler, tad duyumunu beyne götürür. 6u memecikler mantar çeklindedir. Ayrıca dilin arka tarafında sayıları 7-11 arasında değişen çanak biçimli memecikler vardır. Bir de dilin üst ve yan tarafında taç ve iplik şekilli memecikler vardır. Bunlar da dilin sertliğini sağlarlar.

Dilimizin ucu ekşi ve tatlıyı, yanları tatlı, tuzlu ve ekşiyi, arkadaki çanak biçimi memecikler de acıyı duyar. Tat duyumu, cesimlerin kimyasal özelliklerine göre meydana gelir. Tadım, çok defa dokunma, sıcak, soğuk ve koklama durumuyla karışık haldedir. Özellikle koklamanın, tat almada büyük önemi vardır. Çünkü ağza alman besinin kokusu burna geçer, bu suretle dil, besinin tadını alırken burun yardımıyla de koku alınır ve yenilen şeyin lezzeti meydana çıkar. Bazı hastalıklarda dilin rengi değişir, doktorlar bundan teşhiste faydalanırlar.İnsanlar ve hayvanlar bir takım sesler ve işaretlerle düşünce, duygu ve güdülerini anlatmaktadırlar.

Bunlar birer (dil)dir. Yaprakları solmaya başlayan bir bitki de (susadım) veya (hastayım) demektedir. O halde bitkilerin bile doğaya dönük dilleri vardır. Demek ki tüm canlıların, kendilerini ve hallerini anlatabilme olanakları vardır. Buna dolaysız (doğrudan doğruya) bildirişim diyoruz. Bir de insanların, uzun bir yaşantı sonunda, ortak sembollerle, ortak kalıplarla, evrende, doğada ve eşyada manalandırdıkları, özel anlamlar aşılaladıkları, dolaylı birer bildirişim aracı olarak kullandıkları işaretler ve sesler var ki bunlardan da sembolik, artistik bir dil oluşabiliyor; (yağmurun dili, denizin dili, göklerin dili, güllerin dili) gibi.

İnsanların aralarında anlaşmaya, kendilerini ifade etmelerine araç olan dil, bir dilbilgisi sistemi içinde örgütlenmiş, düşünce ve duyguları bildirmeye yarayan ses, işaret ya da hareketlerin bütünüdür. İnsan anlatım ve bildirişim için ya hareket eder (jest), ya da ses çıkarır (konuşma) ya da belirli işaretler çizer (yazı). Konuşma dili, yazı dili, hareket dili, (insan dili)nin üç ayrı görüntüsüdür. Canlılar arasında en gelişmiş iletişim modeli olan dil, her şeyden önce insana özgü’dür. Başka canlı türleri arasında da belli oranda bir iletişim olduğu bilinmektedir. Fakat bunlardan hiçbiri insan dili kadar, örneğin soyut kavramlar geliştirecek biçimde, karmaşık bir yapıya sahip değildir. İnsana özgü olan dil, bir iletişim aracıdır. Dilin işlev açısından en önemli yönü budur. İnsanlar arasında deneyim, bilgi, fikir vb. aktarımları dil vasıtasıyla sağlanır.

Sınırlı amaçlan yerine getirmek üzere başka iletişim araçları da kullanılabilir: mimikler, jestler, anlamsız gibi görünen belli sesler, trafik işaretleri vb. Ama bunların hiçbiri, doğal dilin yerine getirdiği işlevleri bütün olarak karşılayacak durumda değildir. İnsan dili, konuşurlarının bütün dilsel ihtiyaçlarını karşılayabilir. Ancak konuşur ve dinleyicinin aynı dili biliyor olması, söylenenlerin konuşulan bağlama uyması, dinleyicinin ön bilgileriyle örtüşmesi gibi sağlıklı bir iletişimi sağlayan başka etkenler de vardır. Bunların olmaması durumunda iletişim gerçekleşmez. İnsana özgü olan dil, işitme engellilerce konuşu-lan, kendine özgü yapısı olan bir görsel dilin olduğu gerçeğini bir tarafa bırakmamak kaydıyla, seslerden oluşan bir iletişim aracıdır. Her doğal dilin, kendine özgü bir ses dağarcığı vardır.

Örnek olarak bir Kafkas dili olan Ubıhçada 81 ünsüz, 3 ünlü, Papua Yeni Gine’de, Bougainville Adasında konuşulan bir dilde 5 ünlü, 6 ünsüz vardır. Harfler seslerin yazıdaki karşılıklarıdır. Ancak bir harf bir sesin bütün özelliklerini yansıtmaz. Örnek olarak a harfi kadın ve av kelimelerinde, e harfi gezegende kelimesinin her hecesinde farklı seslendirilir.İnsana özgü, seslerden oluşan bir iletişim aracı olan dilin buna bağlı bir özelliği de sözlü olmasıdır. Gerçi dil incelemelerinde yazı dilinin öne çıkarıldığı dönemler de olmuştur. Ancak Batı’da dil çalışmalarında sözlü dilin ve ifade biçimlerinin incelenmesi W. Labov’la birlikte adeta bir dönüm noktasına ulaşmıştır. Labov araştırmacıları, dilin tek örnek, doğru ve kesin bir biçiminin bulunduğu ve bunun da ölçünlü/yazılı biçim olduğu paradoksundan kurtarmak isteyerek, toplumsal bağlamda dil incelemelerinin ve sözlü dilin önemini vurgulamıştır. Sözlü dile öncelik verilmesinin birkaç nedeni vardır:

İnsan önce sözlü dili edinir; yazı dili dil edinimi sürecinin tamamlanmasından sonra eğitimle kazanılan bir beceridir. Yazılmayan dillerin konuşurları veya okul öncesi çocuklar gibi okur yazar olmayan insanlar da ana dillerini, iletişimin aksamaması anlamında “doğru” biçimde kullanırlar. Diller sonraki nesillere sözlü biçimiyle aktarılır. Gerçekten de yazının olmadığı zamanlarda veya günümüzde okur yazar olmayan insanlar için dili sonraki kuşaklara aktarmanın yegane yolu sözlü aktarmadır. İnsan dili doğuştandır. Özellikle nörolinguistik alanında yapılan çalışmalar insanın doğarken belli bir dil donanımını birlikte getirdiği yönünde önemli sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle sağlıklı çocuklar, zekalarından bağımsız olarak bir gün mutlaka konuşurlar. Yapılan deneylerde bebeklerin kendi ana dillerini başka dillerden ayırabildiği görülmüştür.

İnsan doğuştan bir dil donanımıyla gelse de bu donanım kendiliğinden bir dile dönüşmez. Konuşma içgüdüsünün ortaya çıkabilmesi için bir sosyal çevreye ihtiyaç vardır. Bu sosyal çevre becerinin dile dönüşmesi için vazgeçilmez durumdadır. Dillerdeki değişme ve gelişmeler de dili konuşan topluluğun az veya çok oranda katılmasıyla gerçekleşebilir. Herhangi bir topluluktan bir kişi dili tek başına istediği gibi dönüştüremez. Bu nedenle dilin bir başka özelliği toplumsal olmasıdır. Kullanılan dil, bir topluluğu aynı dili konuşanlarla birleştirir, farklı dilleri konu-şanlardan ayırır. Dil, aynı dili konuşan insanların üzerinde bir şekilde anlaşmış olduğu bir olgudur. Dil ile gerçekleşen iletişimde çift yönlü bir bilgi akışı vardır. Ancak insanların geliştirdikleri ilk iletişim düzeneklerinde genellikle tek yönlü bir iletişim söz konusuydu. Örneğin düşmanın geldiğini belirtmek için yakılan bir ateş tek yönlü bir iletişim bildirir. Alıcının, düşmanın nereden geldiğini, kaç kişi olduğunu sorma şansı yoktur.

Dil topluma ait algılama, düşünme ve yaşama biçimini çeşitli şekillerde yansıtarak bir tür dil-kültür-kimlik üçgeni oluşturur. Dilin uzlaşı sağlayıcı yönünden hareketle toplumsallığına yönelik ilk görüşler Saussure tarafından dile getirilmiştir. Saussure, dilin sosyal ve anlaşma sağlayıcı bir sistem olduğunu belirterek “dil” kavramına toplumsallık atfetmiş; “dil”e karşıt olarak ortaya attığı “söz” kavramını ise bireysel dil kullanımları ile ilişkilendirmiştir. Dilin toplumsal oluşu, salt bireyler arasında fikir ve bilgi akışı sağlayan toplumsal bir iletişim sistemi oluşundan kaynaklanmaz; dil kullanımı sırasında ortaya çıkan çeşitlenmeler, toplumsal statü, cinsiyet, toplumsal roller, kimlik, kültür vb. toplumsal değerleri de tanıklayarak o dilin konuşulduğu dil toplumuna dair ipuçları verir.

İnsan dili, aynı zamanda bir sistemdir. Bu sis-tem en küçük biçimiyle seslerden, seslerin belli bir düzen içinde bir araya gelmesiyle oluşan kelime ve eklerden, bunların belli kurallarla bir araya gelmesiyle oluşan cümlelerden meydana gelir. Dilden soyutlanarak ele alındığında düşüncelerin, biçimlenmemiş bir yığın olduğu görülür. Tek başına düşünce, sınırları olmayan bir bulut yığınını andırır. Bu yığın, kavramlar ve seslerle, yani dil sistemi ile biçimlenir ve anlam kazanır. Doğal dillerde var olan sesler her dilde o dile özgü kurallar çerçevesinde bir araya gelerek anlamlı kelimeler oluşturabilir. Bu anlamlı kelimeler, ancak o dile özgü kurallara bağlı olarak bir araya gelirse “doğru” cümleler ortaya çıkabilir. Demek ki var olan malzeme belli bir düzene göre bir araya geldiğinde bir dil olabilmektedir. Buna, Türkçe kaynaklarda dizge de denilmektedir.

Dilin işleyişindeki dil göstergesi de bir başka sistemdir. Bu gösterilen ve gösteren arasındaki ilişkidir. Dil göstergesi bir kavramla, bu kavramı temsil eden bir ses dizisinin veya gösterme iminin birleşerek zihinde oluşturduğu izdir. Gösterge, bünyesinde birbirini tamamlayan iki öge bulundurur. Birincisi varlıkların ya da nesnelerin zihinde oluşan tasarısı, yani gösterilen; ikincisi de bu tasarıyı sembolik olarak temsil eden işitme ve gösterme imi, yani gösterendir. Gösteren ve gösterilen birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ve birlikte dil göstergesini oluşturur. Konuyu basit bir örnekle somutlaştırmak gerekirse, bir varlık olarak ağacın, bütün özellikleri ile insan zihninde oluşturduğu genel bir görüntü vardır. Bu görüntü gösterilendir. Ağaç kavramını temsil etmek için kullandığımız a-ğ-a-ç ses öbeği ise bu kavramın gösterenidir. Ağaç kavramı ile ağaç sesletiminin birlikte oluşturduğu birlik ise göstergedir. Gösterge kuramının kurucusu İsviçreli dilbilimci Saussure’ün önemle üzerinde durduğu bazı gösterge ilkeleri vardır. Bunlardan en bilineni göstergenin nedensizliği ilkesidir.

Örneğin kardeş sözcüğünün, göstereni olan k-a-r-d-e-ş ses dizilişiyle hiçbir iç bağlantısı yoktur. Felsefeciler başta kelime ile kavram arasında bir bağ olduğunu, sıradan insanların bunu göremeyeceğini, filozofların asıl yapması gerekenin gösterenle gösterilen arasındaki bu gizli bağı ortaya çıkarmak olduğunu düşünürlerdi. Oysa başka herhangi bir diziliş de ağaç veya kardeş kavramını aynı oranda temsil edebilirdi. Diller arasındaki ayrılıklar, değişik dillerin varlığı gibi gerçekler bunu kanıtlar. Örneğin ağaç gösterilenininTürkçede ağaç, İngilizcede Iree, Fransızca arbre, İtalyanca albero, Farsça dıraht, Arapça şecer olmak üzere birçok göstereni vardır. Ancak, Saussure’ün de belirttiği gibi kimi göstergelerde görece nedenlilik-ten de bahsedilebilir. Örneğin yirmi nedensizdir, ama on dokuz aynı oranda nedensiz değildir. Çünkü bu on ve dokuzun birleşmesinden ortaya çıkmıştır. Aynı durum yansıma kelimeler için de geçerlidir. Ama diller arasında bu açıdan da farklar olduğu unutulmamalıdır.

İnsan dilini diğer işaret sistemlerinden ayıran bir başka önemli özellik de üretken olmasıdır. Yeni ihtiyaçlara cevap verebilmek için gerektiğinde bir dilde yeni ifade biçimleri, yeni anlamlar türetilebilir. Bilgisayar teknolojisiyle ilgili son birkaç yılda ortaya çıkan kelimeler konuya örnek olabilir. Ancak üretkenlik sanıldığı gibi sadece kelimelerle sınırlı değildir. Diller ihtiyaç halinde yeni ses, biçim, söz dizimi kalıpları da geliştirebilmektedirler. Ayrıca bir ana dili konuşurunun, kendi ana dilinde daha önce hiç kimsenin kullanmadığı bir kelimeyi türetebilmesi, hiç kurulmamış bir cümleyi kurabilmesi mümkündür. Bu, daha küçük yaşlarda bile gözlenebilen bir durumdur. Örnek olarak mısır patlatma makinesi yerine patırgaç, kaşık yerine döndürek, düdük yerine öttüreksözcüklerini üreten çocuklar gözlenmiştir.

Dil değişkendir, bütün doğal diller çeşitli ne-denlere bağlı olarak sürekli bir değişim içindedir. İlerleyen bölümlerde açıklanacağı üzere, Türkçe bütün doğal diller gibi sürekli biçimde değişmekte, gelişmektedir. Türkçenin bilinen ilk metinleri bugün ancak belli bir eğitim sonucu anlaşılabilecek durumdadır. Ancak değişkenlik sadece tarihle sınırlı değildir. Günümüzde de Türkçede çok sayıda çeşitlenme vardır. Değişme, konuşma dilinde yazı diline oranla daha hızlı olur. Yazı dillerinde “görece doğru” biçimler bir kere belirlendikten sonra, bu “doğru” biçimlerle eğitim alan nesiller, yazı dilinde değişiklik olmasından hoşlanmazlar. Oysa konuşma dili sürekli bir değişim içindedir. Yazı dilinin durağan, konuşma dilinin ise dinamik olması nedeniyle zamanla yazımla söyleyiş arasındaki uçurum büyür ve yazı dilinde reform yapma ihtiyacı ortaya çıkar. Türkçe yazı dili olarak oldukça yeni sayılır. Ancak buna rağmen söyleyişle yazım arasında önemli farklar ortaya çıkmıştır. Bu farklar zaman zaman bozulma olarak da algılanabilmektedir. Ancak bu. her dilde görülen bir gelişmedir ve dillerde bozulma olarak adlandırılamaz.

Dilin doğuşu

Kavimlerin, milletlerin ayrı ayrı dillerinin olması, düşünce tarzlarının, kulaklarının ve hançerelerinin, zevk ve eğilimlerinin ayrılığındandır. Her millet, kainatı kendisine göre seslendirmiş, aynı eşyaya ayrı seslerle karşılık bulmuştur. Dili meydana getiren gizli anlaşmaların ne zaman ve nasıl olduğu bilinmemektedir. Dilin doğuşunda, kelimelerin ilk oluşumunda, doğadaki sesleri taklit etmenin önemli bir yeri olduğu sanılmaktadır. Bugün her dilde ses taklidinden doğdukları açık olan bazı kelimelerin bulunması da bu düşünceyi güçlendirmektedir.

Dilin özellikleri

Anlaşma aracıdır: Dilin birinci ve asıl fonksiyonu anlaşma aracı olmasıdır. Ancak onun vasıta olma halini yanlış anlamamak lazımdır. Zira dil tabii bir vasıtadır. Gelişigüzel bir vasıta, maddi bir vasıta, gelip geçici iğreti bir vasıta, bir alet değildir. Dil, canlı bir vasıta gibidir. İnsanlara, fertlere hizmet eder; fakat insanların, fertlerin keyfine tabi değildir. İnsanlar, onu istedikleri biçime sokamazlar, ona değişik bir şekil veremezler. Onu olduğu gibi kabul etmeğe,onun hususiyetlerine dikkat etmeye, onun tabiatına uymağa, onun kanunlarına boyun eğmeğe mecburdurlar. Dilin bütün hayatı kendiliğinden oluşur. Onun doğuşu ve ortaya çıkışı da, tabii şekilde vuku bulmuştur, hayatı ve kullanılışı da, tabii bir şekilde cereyan eder.
İnsanlar aynı mekanda saatlerce, günlerce, aylarca, hatta yıllarca birlikte kalsalar bile duygu ve düşüncelerini belirtmedikleri zaman aralarında bir mesaj akışı sağlanamaz. Duygular, düşünceler, istek ve arzular ancak açığa vurmak suretiyle başkalarına taşınabilir.

Bu ise iletişimi ortaya çıkarır. İletişim, bir duygunun, bir düşüncenin bir zihinden başka bir zihne aktarılmasıdır. İnsanlar, aralarında iletişimi sağlamak için çeşitli metotlardan faydalanırlar: Dil, işaretler, jest ve mimikler...vb. gibi. Çağın teknik gelişmelerine göre bunlara başkaları da ilave edilebilir. Ancak şu bir gerçektir ki insanlar arasında anlaşmayı sağlayan en kolay ve en etkili anlaşma aracı dildir. İnsan, en mükemmel varlık olduğu için, onun kullandığı anlaşma aracı da, kendi tabiatına uygundur.

Tabiilik

Dilin en önemli özelliklerinden birisi de tabii bir varlık oluşudur. Toprak tabii, at, tabii; araba ise yapmadır. Biz, toprak yapamayız, ama toprağı ihtiyacımıza göre şekiller vererek kullanırız: Kerpiç, kiremit, tuğla...gibi. Araba ise yapmadır. Bu yüzden ona istediğimiz rengi, şekli, kısaca her tasarımı verebiliriz. Ya ata? Ata istediğimiz şekli vermeye kalkarsak atı da kaybederiz. Dil de tıpkı at gibi tabiidir, yani yapma değildir. Dil yapma olsaydı, insanlar farklı farklı dillerle konuşmak ve yazmak yerine ortak bir dil yaparlar, onu kullanırlardı. Nitekim Esperanto da bu sebeple kullanılamamıştır.

Kuralları vardır

Her dilin kendine özgü kuralları vardır. Bu kurallar dilin tabiatından ortaya çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse biz önce kuralları koyup bu kurallara göre dili şekillendirerek konuşmuyoruz. Mevcut kuralları ,dilin tabi yapısından tespit ediyoruz. Mesela; Türkiye Türkçesinde fiilin şimdiki zamanda yapıldığını belirtmek için - yor ekini kullanıyoruz. Bizim bu eki değiştirmek gibi bir tasarrufumuz olamaz. Dilin yapısı,kuralları ve kelime hazinesi, milletin anlayışı, dünya görüşü ve felsefesiyle yakından Dilin yapısı, kuralları ve kelime hazinesi,milletin anlayışı, dünya görüşü ve felsefesiyle yakından hareketli bir hayat yaşayan bir milletin meramını anlatmak için zamanı yoktur. Bu sebeple yerine göre gel, sor, al, yaz, bil ... kelimeleri bir isteğin ifadesi için yeterli olmaktadır.

Canlıdır

Dil, kendi kanunları içerisinde yaşayan canlı bir varlıktır. Canlıların ortak özelliklerinden olan doğma, büyüme, gelişme gibi özellikler dil için de geçerlidir. Kelime ihtiyaçtan ortaya çıkıyor bir süre kullanılıyor ve belli bir zaman sonra kullanımdan kalkıyor. Mesela; kağnının kullanımdan kalkmasıyla birlikte kağnı kelimesi ve kağnıyı oluşturan parçaların her birine verilen adlar da kullanımdan kalkmaktadır. Yalnız bu demek değildir ki şimdi her birine verilen adlar da kullanımdan kalkmaktadır. Yalnız bu demek değildir ki şimdi kendi zamanının dilidir. Hiç kimse geçmiş bir devrenin de, gelecek bir zamanın da dilini kullanamaz. Ölü bir kelimeyi zorla günlük dile sokmaya çalışmak bir ölüyü diriltmeye benzer ve bir netice vermez. Mesela, aslı Arapça olan kitab kelimesini biz kitap şeklinde kullanıyoruz. Eski Türkçede kitabı ifade eden bir betik kelimesi varsa biz bu kelimeyi niçin kullanmıyoruz, demek dilin canlılık özelliğine uymaz.

Gizli anlaşmalar sistemidir

Dilin doğuşu konusunda çeşitli teoriler ortaya atılmıştır ve bu değerlendirmelerle ilgili tartışmalar da devam etmektedir. Acaba ilk insanlar nasıl anlaşıyorlardı? Niçin milletlerin dilleri farklı farklıdır? gibi soruların sayısını artırabiliriz. Bunun gibi sorulara verilecek cevaplar da birbirinden farklı olacaktır. Şurası bir gerçektir ki bir dildeki kelimeler ve kelime dizileri konusunda o milletin bütün fertleri tarihin bilinmeyen döneminde gizli bir anlaşma yapmışlardır. Aynı nesne için Türkler taş derken Araplar hacer, Farslar seng, Ruslar kamin, İngilizler stone demişlerdir. Böylece her kavmin ayrı bir dili olmuştur. seng, Ruslar kamin ,İngilizler stone demişlerdir. Böylece her kavmin ayrı bir dili olmuştur ve temayüllerinin ayrılığındandır. Her millet kainatı kendisine göre seslendirmiş, aynı eşyaya her millet ayrı seslerle karşılık icat etmiştir.

Milletin ortak malıdır

Kendi kanunları içinde yaşayıp giden tabii ve canlı bir varlık olarak dil, insanın üzerinde, ferdin üstünde daima müstakil bir hüviyete, ayrı bir benliğe sahiptir. Dil bazı insanların veya zümrelerin değil, bütün bir milletin ortak malıdır. O yalnız yaşayan neslin değil, ecdadın da, torunların da üzerinde hakkı olan derinliğine ve genişliğine bütün bir millet malıdır, millet emanetidir, millet mirasıdır, millet istikbalidir.

Sosyal bir kurumdur

Dil tek tek fertleri değil bütün bir milleti ilgilendirir. Millet olmanın da birinci vasfı aynı dili konuşmaktır. Milletin sahip olduğu değerler içerisinde dil birinci sırayı almaktadır. İnsanın, milletin sosyalliği kadar dil de sosyaldir.

Türk dilinin dünya dilleri arasındaki yeri

Bugün yeryüzünde kaç dilin konuşulduğunu, kesin bir sayı ile belirtmek güçtür. Bu güçlük, henüz bir yazı dili durumuna gelememiş bir takım dillerin varlığından ileri gelmektedir. Bununla birlikte, dilbilim alanında yapılan çeşitli tespit ve sayımlara göre, dünyada ölü veya yaşayan üç binin üzerinde dil bulunmaktadır. Bazı dilbilimcilere göre, dil ve dili oluşturan öğeler, insanın doğadaki sesleri taklidinden doğmuştur (horlamak, havlamak, gürlemek, kükremek, çatırdamak, şırıldamak vb.). kimi dil bilimcilere göre ise, insanların çeşitli olaylar karşısında gösterdikleri beden ve ruh tepkisiyle çıkardıkları ünlemlere bağlayanlar da vardır. Bazı bilginler ise, dilin doğuşuna, ortaklaşa çalışmalar ve birlikte iş görmeler sırasında çıkarılan ritmik seslerin temel oluşturduğunu ileri sürmüşleridir.

Konuşma dili

Bir ulusun dil birliğinin yazıyla ilişkili olmayan ve çeşitli söyleyiş özellikleri taşıyan yönüdür. Bu niteliğiyle konuşma dilini, yazı çok sonra bulunduğu için temel almak gerekir. Konuşma dili, yazılı dile oranla daha hızlı bir değişme, gelişme içindedir. J. Lyons, geleneksel dilbilgisi uzmanlarının, konuşma dilinin yazılı dilden daha aşağı bir düzeyde olduğu görüşünde bulunduklarını belirtmekte, modern dilbilimin ise, bu görüşün bilinçli bir karşıtı olarak konuşma dilinin temel ve daha eski olduğunu savunduğuna değinmektedir.

Yazı dili

Konuşma dilinin yazıya geçirilmiş şekli olarak tanımlanabilir. Yazılı dilin bir geleneği, kendine özgü kuralları, biçimleri vardır. Sözcükleri az çok farklı söylesek de yazıya geçirerek, yazı geleneğine uyarız. Bir bakıma, yazılı biçimleri, sözleri tam karşılamamış olur. Bir ağız üzerine kurulan ortak dilin, yazışmalarda kullanılması, okul kitaplarının, bilim ve sanat yapıtlarının bununla yazılaması sonucunda ortaya çıkan yazılı dile ise, yazı dili denir. Bu niteliğiyle yazı dili, ortak dille ve kimi yazarların kullandığı edebi dille anlamdaş sayılabilir. İstanbul ağzı üzerine kurulan yazılı dil, hem ortak dilimiz hem de yazı ve edebiyat dilimizdir.

Sanat ve bilim dili, her ülkede daha geniş, daha özel bir sözvarlığına sahip olmuştur. Bununla birlikte, genel olarak, edebi dil ve yazı dili eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Kimi dillerin yalnızca konuşma dili olarak yaşadıkları görülür. Bu gibi diller, genel olarak ilkel toplumların dilidir. “Türk Yazı Dili” denildiği zaman, eldeki ilk yazılı ürünleri VIII. yüzyıla uzanan, Asya’da ve Anadolu’da günümüze gelinceye değin her evrede pek çok yapıt bırakmış olan bir dil anlıyoruz.

Argo

Toplum içinde bir kesimin ya da öbeklerin farklı bir biçimde anlaşmayı sağlamak amacıyla oluşturduğu özel bir dildir. Temelde, toplumun genel olarak aşağı tabakasında kullanılan argo, hemen her ülkede, okumuş, yetişmiş kişiler arasında da tutunabilmektedir. Bunlar arasında, argonun değişik türleri de ortaya çıkmaktadır: artist, öğrenci hatta bilgin argosu vb. Argo, gelişmiş, oldukça sanatlı ve çoğu kez nükteli bir dildir. Her ülkede bu özel dilin oluşumunda birbirine benzer eğilimler görülmekte, benzer yollara gidilmektedir. Argonun sözvarlığı, ortak dilin sözcüklerine özel anlamlar vermek, kimi sözcüklerde bilinçli değişiklikler yapmak, eskimiş öğelerden, aynı dilin lehçelerinden ve yabancı kökenli öğelerden yararlanmak yoluyla meydana getirilir.

Argoda, bir anlam olayı ve aynı zamanda bir söz sanatı olan deyim aktarmalarına çok sık rastlanır. Argo, küçük değişiklikler dışında, dilbilgisi yönünden, ortak dilden ayrılmaz. En önemli özelliği, sürekli değişmesidir. Argo, toplum içindeki modalardan, önem kazanan çeşitli kavramlardan, ilişki kurulan yabancı ülke ve dillerden sürekli olarak yararlanmakta ve değişmektedir. Bu da dil-toplum ilişkisini ve dilin değişkenliğini göstermektedir. Konuşulanlar dışındaki kimselerce anlaşılmaması için, sözcüklerin bozulmuş biçimlerinden oluşturulan ve yine bir zümreye özgü olan özel dil türü de jargondur.

Kaç tür dil vardır ?

Doğal bakımdan:

1. doğa dili

2. Hayvan dili

3. İnsan dili

Teknik bakımdan:

1. Hareket dili

2. Konuşma dili

3. Yazı dili

Coğrafya bakımından:

1. Yabancı dil

2. Milli dil

Tarih bakımından:

1. Ölü dil

2. Canlı dil

3. Uygarlık dili

Anlatım düzeyi bakımından:

1. Günlük dil

2. Halk dili

3. Elit dili

Anlatım biçimi bakımından:

1. Bilim dili

2. Sanat dili

3. Teknik dil

4. Kitlesel haberleşme dili

5. Müzik dili

6. Mekanik dil

Dil bilim bakımından:

1. Benzer dil

2. Devrik dil

3. Analitik dil

4. Sentetik dil

Sözlükte "dil" ne demek?

Dil, insanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için kelimelerle veya işaretlerle yaptıkları anlaşma, lisandır.

Dil nedir? (Felsefe)

Toplumsal yaşamın gereksinimlerinden ve özellikle üretim faaliyetinden doğan sürekli gelişme içinde bulunan nesnel gerçeğin insan tarafından öğrenilmesi sürecinde düşüncelerin oluşmasına, düşünmeye düşünme/düşünce)hizmet eden insanlar arasında düşüncelerin ve duygusal yaşantının karşılıklı olarak ifade edilmesine ve aynı zamanda, edinilmiş genel bilgilerin dilin gereçleriyle saptanıp korunmasına ve iletimine olanak veren söz işaretleri sistemi.

Konuşulan-dil (sesli-dil), toplumsal çalışmanın etkisiyle, düşünceyle birlikte doğmuştur. Çalışmanın gelişmesi, «zorunlu olarak toplum üyelerinin karşılıklı yardımlaşma, birlikte (ortak) çalışma durumlarını artırarak ve bilinci bu birlikte çalışmanın her birey için yararı konusunda aydınlatarak, toplum üyelerinin birbirlerine daha yakından bağlanmalarına yardımcı oldu. Kısacası, gelişen insanlar, artık birbirlerine söyleyecek bir şeyleri olan insanlar durumuna geldiler. Gereksinim kendine bir organ yarattı: Maymunun gelişmiş gırtlağı yavaş yavaş, ama aralıksız olarak, ses farklılıkları (modülasyonlar) yoluyla, yeni yeni ses farklılıkları elde edecek şekilde değişime uğradı ve ağız organları, eklemleşmiş(birbirinden farklılaşmış) sesleri birbiri ardından söylemeyi öğrendiler. » (Engels)

Kaynakları ve işlevleri bakımından dil ile düşünce, ayrılmaz bir bütünlük oluştururlar. Konuşulan-dilin sözcükleri, düşüncedeki kavramların maddi varoluş biçimleridir kavramlar ise, sözcüklerin düşünsel içeriğidirler. Konuşulan-dil, tarihsel gelişme içinde düşünceyle sarmaşarak doğal-dile dönüşmüştür. Bu doğal-dil, ya da konuşma dili, yine dil yada dilin öğeleri olarak kabul edilebilecek diğer tüm işaret sistemlerinin temelini oluştururlar. Bu anlamda yapay-diller, çağdaş bilimde büyük bir önem taşırlar ve bilimsel teoriler ile bilgi alanlarının şaşmaz, tutarlı bir mantığa dayanmasına ve formelleştirilmesine olanak sağlarlar.